Aytaç: Devrimci öznenin olmadığı durumda krizler teslimiyet durumu yaratır

img
MARDİN - Siyaset Bilimci Ahmet Murat Aytaç, “Etkin bir siyasi muhalefetin veya devrimci öznenin olmadığı durumlarda, krizlerin sistem değişikliği veya devrimden çok bir tevekkül hali, hatta genel bir teslimiyet durumu yaratır" uyarısında bulundu.  
 
Dünyayı etkisi altına alan koronavirüs (Kovid-19) salgınından kaynaklı her gün binlerce insan yaşamını yitiriyor. Üzerinden aylar geçmesine rağmen halen bir çözümün üretilemediği salgına karşı devletlerin aldığı tedbirler ise sonuç vermiyor. Dünyanın en büyük ekonomilerine sahip devletlerin bile salgın karşısındaki çaresizliği tartışma konusu olurken, birçok aydın ve düşünür söz konusu tabloyu "kapitalizmin çöküşü" şeklinde yorumluyor. Yine kapitalist sistemi tartışma konusu haline getiren salgınla, sosyalizmi merkeze koyan tezler öne çıkıyor. 
  
Salgına dair kaleme aldığı yazılarla dikkati çeken Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen Ankara Üniversitesi’nden Siyaset Bilimci Yrd. Doç. Dr. Ahmet Murat Aytaç, söz konusu tabloya dair Mezopotamya Ajansı’nın (MA) sorularını yanıtladı. 
 
Türkiye'de salgın hızla yayılıyor. Hükümetin aldığı hükümetin önlemleri yeterli buluyor musunuz? Dünyanın farklı yerlerinde alınan önlemlerle karşılaştırınca neler söyleyebilirsiniz?
 
 
 İnsanların gerçekleri bilmeye ihtiyaç duyduğu anda bile vaka ve ölüm istatistiklere “karartma” uygulandı. Dahası doktorlar veya bilim insanları üzerinde baskı kuruldu.  
 
Salgın karşısında tüm dünyanın hazırlıksız olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Uzmanlar böylesi salgınlarda bulaşıcılığı azaltmanın en etkili yolunun “tanı koyma ve izolasyon” olduğunu belirtiyor. Tabii bu tek başına uygulanacak bir şey değil, bazı sosyal kısıtlamalarla bir arada daha etkili olur. Ancak hastalığı kapmış olanları tanımlayıp, diğerlerinden ayırmanın çeşitli sebeplerden ötürü başarılamadığı durumlarda genel sosyal kısıtlamalara ağırlık tanımak kaçınılmaz olur. Önceki yıllarda SARS veya MERS gibi aynı virüsün eski tiplerinin yol açtığı hastalıklarla mücadele etmiş Güney Kore, yaygın bir test uygulanması ve agresif bir takip stratejisi uygulamaya önem verdi. Buna karşın İtalya daha en başından itibaren salgın karşısında kısıtlayıcı önlemlerle etkili olabileceğini düşündü. Fakat aşı veya ilacın bulunmadığı şimdiki gibi durumlarda yapılan her kısıtlama paradoksal bir şekilde sonraki aşamada daha geniş bir kısıtlama önlemi alınmasını gerektirir.
 
Türkiye’ye gelince; O da salgınla kısıtlamalar aracılığıyla baş etme yolunu seçenler arasında. İlk başlarda, iktidar toplumun genelini ilgilendiren her kritik konuda yaptığı gibi, medya üzerindeki kontrolü aracılığıyla propaganda makinesini işletti. Önce Türkiye’de herkese test uygulanacağı söylenirken, ardından başka ülkelere yardım gönderildiği açığa çıktı. İnsanların gerçekleri bilmeye en çok ihtiyaç duyduğu böylesi bir anda bile vaka ve ölüm istatistiklerine “karartma” uygulandı. Dahası konuyla ilgili görüşlerini kamuoyuyla paylaşan doktorlar veya bilim insanları üzerinde baskı kuruldu. Sonuçta mızrak çuvala sığmayınca resmi açıklamaların gerçeği yansıtmadığı da gün gibi ortaya çıktı. Bu bağlamda bir kıyaslama yapmaya gelince, şimdilik salgın karşısında tüm dünyanın elleri bağlı gibi görünüyor.
 
Geçtiğimiz günlerde “İlk Hasta” isimli yazınızla "Felaket zamanlarında toplum asıl gerçeği görmeyip yanlış yerlere yönelebiliyor" demiştiniz. Neden toplum yanlış yere yöneliyor?
 
Hastalık bizler için insanın içine düşebileceği en kırılgan durumlardan birini temsil eder. Bu yüzden hasta kişiyi, sağlığı tehlikeye düşmüş biri olarak korumaya en çok ihtiyaç duyan insan şeklinde resmederiz. Hastaya baktığımızda onunla bir empati, yardımlaşma ve giderek bir sorumluluk duygusu hissederek yaklaşırız. Fakat hastalığın bulaşıcı nitelik taşıdığı salgın süreçlerinde hastalar karşısındaki genel tutumumuz ikircikli bir nitelik kazanır. İnsan olarak kendini koruma eğilimi ile hastalara karşı hissettiğimiz genel sorumluluk arasındaki gerilimin etkisi altına gireriz. Öyle ki bu süreçte hastalığa yakalanmış her insan, bize önce kendi hastalığının mağduru ve gerekli tedbirleri almadığı ölçüde de başkalarının hastalığının faili olarak görünmeye başlar. Salgın, hastalık tasarımının bağrında gizli halde bulunan bu çelişkiyi aktif hale getirir. Söz konusu çelişki, hastayı aynı anda hem risk altında hem tehlike kaynağı, hem bir mağdur, hem bir fail, hem maktul, hem de katil olan bir kişi kimliğine büründürür.
 
Türkiye’de risk altında kabul edilen 65 yaş üstü insanlar için alınan önlemler, salgının diyalektiği adını verebileceğimiz bu çelişkili algıyı harekete geçirdi. Risk altında olduğu söylenen yaşlılar birden bire tehlike kaynağı gibi görülmeye başlandı. Ancak salgınlarda işleyen diyalektiğin başka bir boyutu daha var ve bu da dikkate alınmadığı müddetçe insanın kendini korumak için hastalara yönelttiği her tepki istenenin tam tersi bir sonuç verir. Böyle anlarda insanın kendini koruması ancak ötekini de koruması sayesinde mümkün olabilir. Aksi takdirde bir diğerini yakalayan hastalık gelir gider mutlaka sizi de bulur. O yüzden “kurtuluş yok tek başına” şiarını en çok bu gibi anlarda hatırlamak gerekir gibi geliyor bana.
 
 
 Kapitalizm mitolojideki pelikana benziyor. Tehlike anlarında kendi göğsünde yara açıp evlatlarını kendi kanıyla beslediğine inanılan bu kuş gibi, hayatına bu yoldan devam ediyor ve kendini yaralarından besliyor.
 
"Bu salgın kapitalist sistemin sonu olacak hayat bizi sosyalizme götürüyor" gibi görüşler var. Süreci böyle okumak gerçekçi mi? Yoksa burada da bir yanılsama var mı?
 
Aslında sosyalist muhalefetin sadece salgın konusunda değil, büyük felaketlerin tamamında meseleyi kapitalizmin çöküşüne bağlama yönünde güçlü bir eğilimi var. Bu eğilim tümüyle sebepsiz değildir. Çünkü kapitalist üretim, ilişkilerinin yarattığı dünya birbirine yüksek düzeyde bağlı olan ve aşırı iletken sosyal şebekeler üzerinden işliyor. Böyle olunca doğal afetler ve toplumsal krizler arasındaki ayrımlar siliniyor ve bütün felaketler birbiriyle eşdeğer hale geldiğinde de herhangi bir sistemde baş gösteren aksaklık büyük bir hızla bütün toplumsal sisteme yayılıyor. Örneğin deprem oluyor, sonra deprem yüzünden tsunami oluyor, o bir nükleer felakete yol açıyor, toplumsal hayat felce uğrayınca ardından ekonomik kriz geliyor, açığa çıkan sosyal çözülme kalıcı psikolojik travmaları tetikliyor ve bunları dini aşırılıklar izliyor. Yine genel bir salgın başlıyor, bunun yol açtığı endişe ekonomik ve siyasi süreçleri tıkıyor, aileler dağılıyor veya insanlar arası ilişkiler çözülüyor vesaire. Bu bütünsel etkileşim ve geçişlilik kapitalizmin genel bir çöküş içinde olduğu izlenimini doğrulayacak temel kanıt olarak görülüyor ve eleştiriliyor.
 
Ancak ben yine de bu eleştirilerde kapitalizmin genel gidişine veya geleceğine dair akılcı öngörülerden çok muhalif gönüllerin içinden geçenlerin, bir başka deyişle gerçeklerden çok temennilerin rol oynadığı görüşündeyim. Bundan ötürü kriz süreçleri ile kapitalizmin kendini yenileme mantığı arasındaki bağlantı bir türlü görülemiyor. Şimdi Trump, General Motors’a solunum cihazları üretimi için emir verdiğini söylüyor. Ardından korunma, izolasyon veya tedavi için gerekli diğer araçların üretimi için başka sektörler de yaratılacak. Yani kapitalizm bu gibi durumlarda karşılaştığı riskleri hızla soğuruyor ve sistemi besleyen ana kaynaklardan birine dönüştürebiliyor. Kapitalizm biraz mitolojideki pelikana benziyor. Tıpkı tehlike anlarında kendi göğsünde yara açıp evlatlarını kendi kanıyla beslediğine inanılan bu kuş gibi, hayatına bu yoldan devam ediyor ve kendini yaralarından besliyor.
 
Kapitalizmi çökertecek tek bir büyük kriz yoktur ve böyle bir felaket beklemek beyhudedir. Çünkü asıl mesele krizin varlığında değil onun nasıl anlamlandırıldığındadır. Etkin bir siyasi muhalefetin veya devrimci öznenin olmadığı durumlarda krizlerin sistem değişikliği veya devrimden çok, bir tevekkül hali, hatta genel bir teslimiyet durumu yaratmasını beklemek daha makuldür. Zaten kapitalizmi çökertecek bir kıyamet beklentisi içinde olmak aslında kendinin bir siyasi özne olmadığını itiraf etmenin dolaylı bir biçimidir. Maalesef reel sosyalizmin çöküşünden sonra birçok muhalif insan daha iyi bir dünya kurabilmek için doğal felaketlerden veya toplumsal travmalardan medet umar hale gelmiştir.
 
 
 Bizleri dar görüşlü ulusalcıların sesinin daha gür çıktığı ve baskıcı önlemlerin kamu yararı adına daha bir gururla savunulduğu zor dönemler bekliyor
 
Salgın bir gün bittiğinde dünya nasıl bir noktada olacak, bunu öngörmek mümkün mü?
 
Birçok düşünür salgın sonrasında bizi bekleyen dünyanın aynı olmayacağı yönünde kehanetlerde bulunuyor. Fakat unutmayalım ki salgından önceki dünya da öyle matah bir şey değildi. Sadece dünyanın önceden olduğundan daha kötü bir yer haline gelmemesi için çabalamamız gerektiğini söylemek anlamında bu uyarıyı anlamlı bulduğumu söyleyebilirim. Bugün Çin’de salgınla baş etmek için muazzam bir gözetim ve denetim şebekesinin herkesin bilgisi dahilinde iş başında olduğunu görüyoruz. Herkesin bilgisi dahilinde vurgusunu özellikle yapıyorum. Çünkü böylesi kapsamlı müdahaleler bir anda ortaya çıkmazlar ve mutlaka daha önce de örtük olarak yapılmaktadır. Şimdilerdeyse bizzat insanlar bunu genel yarar adına talep ediyor ve bu yoldan salgının kontrol altına alınmasını umuyor. Türkiye’de dâhil, birçok ülkede bu türden uygulamaları bizzat yönetilenler tarafından talep edilmeye başlandı.
 
Bu süreçte toplanan verilerin sadece bu amaçlarla kullanılacağına veya bu dönemle sınırlı kalacağına inanmak için çok saf olmak gerekir. Kamu maliyesi alanında geliştirilen Peacock-Wiseman hipotezi devletin vergi kapasitesinde olağanüstü şartlarda meydana gelen artışın, bu şartlar değiştikten sonra da devam ettiğini söyler. Vergi için yapılan bu belirlemenin, yani rıza gösterilen baskı eşiğinin yer değiştirmesiyle ilgili iddianın devlet müdahalelerinin tümüne genellenebileceğini düşünüyorum. Açığa çıkan “yer değiştirme etkisi” yüzünden salgın sırasında aşılan eşikler sonradan hem daha otoriter hem de daha içe kapanmacı/ulusalcı bir atmosferin hüküm sürmesini muhtemel kılacak gibi. Böyle bakınca, bizleri dar görüşlü ulusalcıların sesinin daha gür çıktığı ve baskıcı önlemlerin kamu yararı adına daha bir gururla savunulduğu zor dönemler bekliyor gibi görünüyor.
 
Türkiye’de dünyanın diğer yerlerinde olduğundan farklı olarak devletin halktan bağış istemesi yönünde bir "dayanışma" ile karşı karşıyayız. Ekonomik krizin belirtisi olmasının yanında bir siyaset bilimci olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Evet, Türkiye’de hükümet salgın nedeniyle ortaya çıkacak olan ekonomik maliyetleri karşılayabilmek için halktan bağış topluyor. AKP-MHP bloku daha önce yaşanan toplumsal krizlerde veya doğal afetlerde de dayanışma adı altında böylesi bağış kampanyaları düzenledi. Toplum hafızası önceden düzenlenen bağışların şeffaf bir şekilde yönetilmediği ve amaca aykırı bir şekilde kullanıldığı durumları gündeme getiriyor. Bu yüzden de bağışlarla beraber yolsuzluk yapılması veya İslami vakıflara para aktarılması yönünde endişeler dile getiriliyor. Kimse bu endişelerin temelsiz olduğunu söyleyemez. Zira bu eleştiriler durduk yere söylenmiyor ve daha önceki deneyimlere dayanıyor. Aksini iddia etmek siyaset yapmayın, hükümeti hiç eleştirmeyin demekten farksız. Nitekim AKP siyasi başarısızlıklarını veya çözümsüzlüklerini eleştiriden muaf tutmak istediği her durumda bu yöntemi izliyor.
 
Öte yandan eleştirileri bu düzeyde bırakmak, yani yolsuzluk veya amaca aykırı kullanım kaygılarını dile getirmekle yetinmek de meselenin özünü ıskalamak olur. Kanımca burada eleştiriyi daha radikal bir şekilde yapmak gerekir. Her şeyden önce bu tip kampanyalarda asıl meselenin “ekonomik” olduğunu düşünmüyorum. Kaldı ki, amacın para toplamak olduğu yerde, kamu finansmanı açısından esas olan bağış değil, vergi toplama, borçlanma veya para basmaktır. Peki, o halde neden bağış toplama yoluna gidiliyor? Konuya şöyle bakabiliriz: İktidar blokunun Gezi’den ve özellikle 15 Temmuz’dan sonra artan oranda kitle seferberlikleri yaratmaya ve bunların psikolojik etkilerinden yararlanmaya çalıştığını görüyoruz. 15 Temmuz gecesi camilerden verilen selalarla kitleler sokaklara dökülmüş, yaratılan coşkuyla vecde gelen insanlar tankların önüne yatmış, hatta F16’lara “kafa atmaya” çalışanlar dahi olmuştu. Hatırlanacağı üzere, depremde de dayanışma adı altında bağış kampanyaları düzenlenmişti. Sonuç olarak, bu tip kolektif eylem organizasyonlarıyla grup tutunumunu arttırıp burada açığa çıkan enerjiyi liderin kişiliğine transfer etmek amacının güdüldüğünü söyleyebiliriz. Bu yolla yurttaşlarda bir şeyler yapıldığı algısını canlı tutan iktidar siyasi çaresizliklerinin üstünü örtüyor. Sağlık sisteminin ne kadar kötü işlediğini, kamu kaynaklarının ne kadar verimsiz kullanıldığını görünmez kılmakla kalmıyor, toplumda fiili kutuplaşmayı da arttırıp en azından ellerindeki kitleyi korumayı bir süreliğine de olsa başarabiliyor.
 
 
Emekçilerin ve ezilen halkların kurtuluşu sadece onların ellerindedir. Biz bir şeyler yapmadıkça kapitalizmin yıkılacağı veya değişeceği yok. Tarihsel süreç bunun doğru olduğunu gösteriyor.
 
Sizin tezinize göre, kapitalizm veya devletler, eğer ki devrimci ya da sol kesimlerin bir argüman üretmemesi durumunda bu tür felaketlerden daha güçlü çıkarlar...
 
Biz de genel olarak muhalif akıl, özel olarak da devrimci ya da sol akıl, sorunların siyasi olduğu ve çözüm yolunun da siyasi olması gerektiği yerde, bilgiyi ve hakikati siyaset dışı alanlarda aramaya çok eğilimlidir. Bunun tipik bir örneğini, tıpkı bir Mesih bekleyen inançlı insanlar gibi, tüm ömrünü kapitalizmi yıkacak büyük ekonomik krizi öngörmeye vakfetmiş olan muhalif analistler oluşturur. Bu durum, sürekli ahir zamanlarda yaşadığına ve yakında kopacak kıyametin tüm kötülükleri silip süpüreceğine inanan dindarların psikolojisine büyük bir benzerlik gösteriyor. Siyasi sorunları, insanı bir fail olmaktan çıkaran, kontrolümüz dışında işleyen ekonomik, biyolojik, antropolojik yapıların yol açtığı ihtilallerin çözeceğine inanmak, aynı dini anlayışı seküler kavramlar içinde tekrar etmekten başka bir anlama gelmiyor. Unutmamalıyız ki, emekçilerin ve ezilen halkların kurtuluşu sadece onların ellerindedir ve bu yüzden de kurtuluş insanın kendi eseri olacaktır. Biz bir şeyler yapmadıkça kapitalizmin yıkılacağı veya değişeceği yok. Tarihsel süreç bunun doğru olduğunu gösteriyor.
 
Felaket döneminde kayyım atamaları, işten atmalar, hekimlere, gazetecilere, muhalefet eden her bireye soruşturmalar açılırken, hak ve özgürlükler açısından nasıl bir süreç ortaya çıkar?
 
Türkiye’de salgınla baş etmek için en başından itibaren kısıtlayıcı yöntemler esas alındı. Türkiye’de 15 Temmuz sonrasında ilan edilmiş ve halen fiilen yürürlükte olan bir OHAL süreci var. Düşünce açıklamaları üzerindeki baskılar, işten atmalar ve kayyım atamalarını Türkiye’nin ilan edilmemiş, yani “olağan” olağanüstü hali çerçevesinde düşünmek lazım. Zaten var olanın devam ettirilmesi dışında bir şey yapmıyor iktidar. Bu sürekliliği korona çerçevesinde uygulamaya konan bazı önlemler ışığında da görebilmek mümkün. Mesela cezaevleriyle ilgili alınan önlemlerde “terör” suçlularının kapsam dışı bırakılmasını ele alalım. İnsan hakları çevreleri ve bazı eleştirmenler Türkiye’de “terör” kapsamının geniş olduğunu ve bu durumun düzeltilmesi gerektiğini savundular. Bu görüşe ben de katılıyorum. Ama diğer yandan şunu da eklemek istiyorum: “Terör” suçlaması sadece kapsamı açısından değil, özü açısından da hak ve özgürlük kültürünün gerekleriyle bağdaşmayan bir kavrayışı yansıtır. Zira “terör” suçlaması isnat edilmiş bir kişi en başından itibaren her türlü hakkından mahrum bırakılmaya aday olan bir insandır. Öyle ki, hak arama hakkı, hukuka tabi olma hakkı bile elinden alınabilir. Zaten “terör” kavramı bugün kimlerin hakka sahip olacağını belirlemenin bir aracı olarak kullanılıyor.
 
 
“Terör” suçlaması özü açısından da hak ve özgürlük kültürünün gerekleriyle bağdaşmayan bir kavrayışı yansıtır. “Terör” suçlaması isnat edilmiş bir kişi en başından itibaren her türlü hakkından mahrum bırakılmaya aday olan bir insandır.  
 
Yine kayyım meselesinde de “terör” kavramı hak ve özgürlükler alanını kapatmak amacıyla kullanılan araçlardan biri. Burada dikkatimi çeken ve söylemeden edemeyeceğim bir durum var: Halk sağlığı alanındaki virüs problemi ile demokratik siyaset alanındaki kayyım problemi arasındaki geçişlilik bu açıdan gerçekten dikkate değer. Yani virüs canlılığını kendine ait olmayan bir bedende var olup çoğalmaya borçludur ve çoğalmasını son aşamaya kadar sürdürmeyi başardığında, içinde yeşerdiği canlı bedenle beraber kendi yaşam koşullarını da ortadan kaldırır. Kendine ait olmayan makamlarda, kendini seçmemiş insanlar adına yöneten ve etkili olan kayyım uygulaması, siyasetinin Kovid-19 salgınından önce zaten viral olduğunu bize gösteriyor. Belki korona günlerinde salgın meselesine bu perspektiften bakmakta da yarar vardır.
 
Salgının dünya siyasetine etkisinin yanında bir de insan psikolojisi üzerinde bir etkisi var. Salgın insan psikolojisini nasıl etkileyecek?
 
Salgın nedeniyle gündeme gelen eve kapanma deneyiminin insan psikolojisi üzerinde çok sarsıcı etkiler yaptığı bir gerçek. Evin herkes için gerçekten güvenli bir alan olduğu da söylenemez. Bir dönem patlak veren toplu intihar dalgası, evlerin Türkiye’de “güvenli alan” olarak görülemeyeceğini göstermişti. Şimdilerde artan aile içi şiddet vakaları da bu açıdan başka bir gösterge. Bir de tabii stresin orta ve uzun vadeli etkilerini hesaba katmamız gerekir. Yani bunun mutlaka bazı psikosomatik sonuçları olacaktır. Uzun vadede insana insandan daha yararlı bir varlık olmadığı görünüyor. O yüzden, en azından bir çare bulununcaya kadar, insanlarla mesafeli bir yakınlık ya da güvenli yollardan temas etmeye dair çözümler bulmamız yahut icat etmemiz gerekecek gibi. Çünkü insanı sadece virüsler değil, yalnızlık da öldürebilir.
 
MA/ Ahmet Kanbal
 

Diğer başlıklar

22:37 Şırnak'ta TIR kazası: 1 ölü
22:31 IPI: Türkiye’de gazeteciler baskı kıskacında
21:42 Dünya genelinde 500 gazeteci koronadan yaşamını yitirdi
21:00 Sokağa çıkma yasakları başladı
20:46 Ekrem İmamoğlu’na ‘suikast’ girişimi iddiası
20:30 Mersin’de gözaltındaki 6 kişi serbest bırakıldı
19:32 KCDP: Kasım ayında 29 kadın katledildi
19:20 Amedspor, hakemlerin aleyhe kararlarını TFF'ye taşıyacak
19:08 Koronadan 190 ölüm, 30 bin 110 yeni vaka tespiti
18:04 Konya’da çocuğuna cinsel saldırıda bulunan erkek serbest
17:59 Şengal'de yeni anlaşma: Êzidxan Asayişleri görevlerine devam edecek
17:47 Hakkari'de bir asker hayatını kaybetti
17:36 Sağlık Bakanı Koca’dan aşı açıklaması
17:29 5 çocuğu istismar eden imama 37 buçuk yıl ceza
17:24 Babacan’dan ‘Kürt sorunu yoktur’ yanıtı: Kürtlere sorsunlar
17:10 Güven’den tüm partilere çağrı: Halkın gözüne bakarak söz vereceksiniz
17:06 Marmaray'da aktarma indiriminin kaldırılmasına karşı eylem
16:58 Baş: Bütçe yok, soygun var
16:34 Hakkâri’de 15 günlük eylem ve etkinlik yasağı
16:24 Bursa’da şüpheli kadın ölümü
16:22 Şengalliler anlaşmayı yürüyüşle protesto etti
16:22 ALES sınavı ertelendi
16:22 Şırnak’ta gözaltılara tepki: Meydan okuyoruz
16:21 Türkiye Varlık Fonu hakkında araştırma önergesi verildi
15:53 Hasta tutuklu Turan tahliye talebine ret: Savcı, ATK’yi değil emniyeti esas aldı
15:52 Kadın cinayeti faili 15 yıl sonra gözaltına alındı
15:13 Gençlik örgütleri: Tutuklama terörüne boyun eğmeyeceğiz
15:04 Kılıçdaroğlu: Devlet dediğimiz kurum yalan söyler mi?
14:17 İstanbul Tabip Odası'ndan salgın raporu: Acil kapanma şart
14:15 Samsun Valisi: Vaka sayıları kaldırılamaz noktaya ilerliyor
14:14 Meslek örgütleri ve sendikalar Dr. Gökalp’ın serbest bırakılmasını istedi
13:50 Avukatlarından Öcalan’la görüşme başvurusu
13:42 Sancar: Bu iktidarın temeli yalandır, faturası da halka çıkıyor
13:35 Erdoğan’dan sosyal medya şirketlerine tehdit
13:33 TMMOB: İktidar Kanal İstanbul projesine ilişkin doğru bilgilendirme yapmıyor
13:32 HABER-SEN: PTT emekçileri artık yoruldu
13:25 Temel ve Dündar'ın yargılamalarının durdurulması talebine ret
13:21 'ATK raporlarına rağmen hasta tutuklular neden bırakılmıyor?'
13:16 Yeni Yaşam Kadın Eki’nin üçüncü sayısı çıktı
13:14 Gözaltındaki 18 kişinin ifadeleri alınmaya başlandı
13:02 Gazeteci Demir’in davası ertelendi
12:36 Gözaltına alınan siyasilere polis şiddeti!
12:32 HDP önünde bekletilen grup parti çalışanlarına saldırdı
12:15 Anadil Günü'ne dair telefon görüşmesi suç sayıldı
12:04 Diyarbakır ve Mersin’de gözaltılar
11:52 Bahçeli CHP’li ismi hedef gösterdi
11:26 Askerin öldürdüğü çocuk için valilikten açıklama: Havaya ateş açıldı
11:18 Müzik ve sahne emekçileri: Duyun bizi; açız
10:58 ‘Devletin duyarsızlığı nedeniyle ev işçisi kadınlar şiddet kıskacında'
10:55 Açlık grevlerini ikinci grup devralacak
10:53 ‘KCK Basın davası' ertelendi
10:47 Akşener: Devlet ticari sır maskesinin altına saklanamaz
10:10 Rahim kanseri Çetin cezaevinde tedavi edilmiyor
09:57 Aldar Xelîl: ENKS ile görüşmeler durdu, geri adım atılmayacak konular var
09:51 Edirne’de erkek şiddeti: Bir kadın öldürüldü
09:42 Newaya Jin’ın yeni sayısı ‘Diktatör yargılanıyor!’ manşetiyle çıktı
09:42 İller Bankası’nın ödenek vermediği tesisi yapamamaktan hapsi istendi
09:24 Koronadan ölen bebeğin ailesi suç duyurusunda bulunacak
09:22 Muhabirimiz Karataş'ın tutukluluğuna itiraz
09:05 Bakliyat fiyatları el yakıyor
09:05 Van'da 40 günde 5 gazeteci tutuklandı
09:04 Altıntaş: Katar Anlaşması batan ekonominin göstergesidir
09:01 Yılmaz: İrini Operasyonu Türkiye'nin Doğu Akdeniz politikasına karşıydı
09:00 Tutukluyu darp eden gardiyanlara takipsizlik
09:00 Yargıtay ‘dokunulmazlığa rağmen mahkumiyet’ kararını bozdu
09:00 01 ARALIK 2020 GÜNDEMİ
08:52 Şırnak'ta siyasetçilere operasyon
08:46 Disipline sevk edilen Arslan: Tayyip Bey haklı, ben de haksız sayılmam
00:31 TTB: Bir günde 7 sağlık çalışanı hayatını kaybetti
00:15 İçişleri Bakanlığı’ndan kısıtlama genelgesi
30/11/2020
23:28 Kılıçdaroğlu’na saldırı davası ertelendi
23:20 ‘İran Devrim Muhafızları komutanı Irak’ta öldürüldü’
22:46 Derecik’te askerler bir genci öldürdü iddiası
22:20 Batman’da 2 kişi tutuklandı
21:58 Şırnak'ta 1 korucu öldü
21:55 CHP Genel Başkanı’na saldıran sanık Kılıçdaroğlu’nu köyüne davet etti
20:44 Türkiye’de hasta sayısı 500 bini aştı
20:07 Erdoğan: Hafta sonu sokağa çıkma yasağı uygulanacak
20:02 Diyarbakır’da bir kişi tutuklandı
19:13 Kürt Medrese Alimi Selahattin Turhallı yaşamanı yitirdi
18:57 Güven: Öcalan ve Barzani Kürtlerin birliğini sağlayabilir
18:53 AİHM, 33 ülkeden savunma istedi
18:00 Hama'da deprem, Hatay'da da hissedildi
16:21 Gökalp'in tutuklanmasına tepki: Halkın sağlığını savunmaya devam edeceğiz
16:16 Kılıçdaroğlu'na saldıran sanıklardan 'öldürmek isteseydik, zaten çıkamazdı' savunması
16:05 CHP’li Başkan Yardımcısı tecavüz suçundan tutuklandı
15:57 Zainal Abarakov’un polis babası Doku dosyasından açığa alındı
15:51 Sincan ve Kırıkkale cezaevlerinde 7 tutuklu açlık grevinde
15:26 Alınak’ı tehdit eden polis için karar: ‘Facebook ABD'de, şüpheli tespit edilemez’
15:16 Nusaybin ve Kızıltepe'de HDP coşkusu
15:03 TJA’dan çağrı: Açlık grevlerine sessiz kalmayın
14:59 Bir sağlıkçı daha koronadan yaşamını yitirdi
14:56 Muhabirimiz Yalçın serbest bırakıldı
14:56 Tüm-Bel Sen: Avcılar Belediyesi’nde adalet istiyoruz
14:15 Adıyaman’dan El Bab’a asker takviyesi
14:09 HDP’den memurlar için ‘ek gösterge’nin attırılmasına dair kanun teklifi
13:55 Diyarbakır’da yeni mezarlık açılacak
13:52 Hukuk örgütleri: Elçi cinayetinin cezasız kalmaması için mücadele edeceğiz
13:42 İzmir’de bir kişi tutuklandı
13:41 Akkuyu Nükleer Santrali'nin lisans iptali için açılan dava görüldü